Kafa Dengini Değil Kalp Dengini Ara..

Kalbi birbirlerinde atmayanlar, zihinlerin güvenilmez ve gevşek zemininde fazla yol alamazlar. Kalplerinin frekanslarını çözemeyenler, zihinlerin şifre çözücülerinden medet ummasınlar. Dost kafa ve zihin ile kazanılmaz; dost, kalp ile kazanılır. Bir kalp kazanmak için ise aynı cinsten bir kıymetten başkası verilmez. Kalbin alışverişi kalple yapılır. Kalbini vermeyen başkasının kalbini alamaz.

Bir çoban sürüsünü otlatırken, bir kurt sürüden koyun kaptı. Çoban kurdun peşine düştü ve koyunu ondan kurtardı. Ancak kurt, çobana dönüp baktı ve şunu söyledi: “Bu koyunları benden başka çobanın olmadığı gün kim kurtaracak?” Orada bulunanlar “Olur mu öyle şey, hiç kurt konuşur mu?” diye itiraz edecek oldular. Peygamber Efendimiz bunun üzerine: “Ben, Ebubekir ve Ömer buna inanırız” dedi. Yine bir zaman adamın birisi ineğinin üzerine bindi. İnek adama dönüp: “Ben bunun için yaratılmadım, ben çift sürmek için yaratıldım” dedi. Orada bulunanlar “Olur mu öyle şey, hiç inek konuşur mu?” diye itiraz edecek oldular. Peygamber Efendimiz bunun üzerine: “Ben, Ebubekir ve Ömer buna inanırız” dedi. Halbuki iki olayda da Ebubekir ve Ömer orada değillerdi. 

 Buhari ve Müslim’de geçen bu hadis, herkesin kafa dengi aradığı ve fakat kafa karışıklığından fena halde muzdarip olduğu için bir türlü hakiki dostlar bulamadığı bir zamanın insanlarına ne anlatır? Ne anlatırsa anlatsın biz evvela böyle dostluklar dileyelim Rabbimizden. Rabbimiz bize böyle dostluklar kurmayı ve böyle gönlünden, kalbinden emin olduğumuz dostlar bulmayı nasip etsin. Ve yine Rabbimiz gıyabımızda inancımıza, gönlümüze ve kalbimize kefil dostlara bizi dost eylesin. 

 Kalbe ve gönle kefil dostlar bulmak ne büyük bahttır. Kalbin ve gönlün frekanslarının aynı merkezlerden alındığı ve aynı yerlere salındığı bir dostluk ikliminde yaşamak ne büyük devlettir. Herkes bu devlete erişemez. Bu devlet ancak böyle bir dostluk iklimini her şeyin ötesinde görenlere verilir. Bu ise önce niyet, sonra da o dostluğa liyakat gerektirir. Dost arayan dost olmayı bilmelidir. Dostluğun safasını sürenler, dostlarına cefa ile bâr değil vefa ile yâr olanlardır. O yüzden “ben, ben” diyen dost bulamaz, dost olamaz.

Dost, “sen, sen” diyeni arar. Ne “sen”, “ben”dir, ne de “ben” “sen”; dosttur, dostluktur aslolan. Dostluk, bir manadır ki kokusu da, neşvesi de cennettendir. Evet, hakiki dostluk bir cennet manasıdır ki onu bu denî dünyanın ne serveti, ne ömrü ne de vüsati kaldırabilir. Dostluk bir kalp kıvamıdır. O kıvama zihin de akıl da ermekten acizdir. Dolayısıyla dostlar öncelikle kafa dengi değil, kalp dengidirler. Kalbi birbirlerinde atmayanlar, zihinlerin güvenilmez ve gevşek zemininde fazla yol alamazlar. Kalplerinin frekanslarını çözemeyenler, zihinlerin şifre çözücülerinden medet ummasınlar. Dost kafa ve zihin ile kazanılmaz; dost, kalp ile kazanılır. Bir kalp kazanmak için ise aynı cinsten bir kıymetten başkası verilmez. Kalbin alışverişi kalple yapılır. Kalbini vermeyen başkasının kalbini alamaz. 

 Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Dostların yöneldiği yön dostlarının kalplerinden başka neresidir? Dostlar kalpleri ile birbirlerine yönelmiş olanlardır. Bu zamanla zihin birliğini de getirir, çünkü kalp merkezdir, esastır. Önce kalp inanır, önce kalp tereddüt eder. Kalp kumandandır; nereye yönelirse zihin askeri oraya üşüşür. Birbirlerine kalplerini açacak kadar birbirlerini sevenler, gün gelir zihinlerinin de aynı şekilde işlediğini, gözlerinin aynı yere bakıp ışıdığını görürler. Önce hayret, sonra hamd eder ve böylece daha dünyada iken sonsuz zevklerin iklimine girerler. 

Kalbe ve gönle kefil dostlar, sadece beraberliklerinde değil, gıyaplarında da birbirleri ile yaşayanlardır. Onlar dostları ile yaşar, dostları ile susar ve dostları ile kanarlar. Dost der, dostla dost olur, dost içer, dost solurlar, çünkü onlar bilirler ki dostluğun yolu Hakiki Dost’a giden yolun bizatihi kendisidir.

 Burada dost olamayan ya da bulamayan En Yüce Dost ile nasıl dost olur? Fanileri sevemeyen, Baki’ye nasıl yol bulur, meğerki yol Baki’den gele… Gerçek dostlar dostlarını yanlarındayken de özleyenlerdir.

“Sana senin yanında bile hasretim Efendim” ifadesi bunu anlatır. Onlar sadece hayatlarında değil, ölümlerinden sonra bile dostlarının hasreti ile yaşarlar. Mesela böyle bir dost ölür gider, vasiyeti açılır, çocukları “felanca dostlarım olmadan beni gömmeyin” diye bir yazı bulur. En yakınların dahi bilmediği, çünkü menfaatin karışmadığı, sadece Hakiki Dost’a dostluk icin dostluk yapmış, o yüzden de hiç ortalarda gözükmemiş o dostlar çıkar gelir, son vazifelerini yapar ve dostlarını defnederler. Dost, kabrinde huzuru dostlarının eli ile gömülmekte görendir. Yine böyle bir dost vefat eder mesela, defnedilir. İlk günler iyidir, herkes gelir, gider, ziyaretçisi eksik olmaz kabrin. Ya sonra? Herkes terk eder, ama dost terk etmez. Onun başka bir sezdiği vardır. Zaten öyle olduğu için, kimsenin sezemediğini sezdiği için de dosttur ya.

Evet, herkes çeker gider ama dost dostunu bırakmaz. Tam kırk gün aynı saatte dostunun kabrine ziyarete gider. Orada öyle sessizce oturur, ama gönülden kim bilir neler konuşur? Kırk gün sonra ziyaretten kalkarken döner ve şöyle der: “Dostum, işte kırk gün geçti. Ben duydum ki insan kırk günde her yere alışırmış. Sen de yerine alıştın herhalde. Artık bana müsaade eder misin? Yine gelirim, merak etme ama daha seyrek… Seni yeni yerinde rahat bırakmak gerek…” ‘Cenabı Hak bana cennet nasip ederse, girmeden önce kapıdan bir bakacağım. Felanca abim, filanca kardeşim ve dostlarım oradalar mı? Eğer oradalarsa gireceğim, yoklarsa ‘Ya Rab onlar neredelerse beni de oraya koy’ diye yalvaracağım.” 

Dost, dostunun kabrindeki rahatını dert edinendir. Böyle dostlar gider de herkes onları öldü bilir, ama onlar bilinmedik bir zamanda, bilinmedik mekanlarda buluşmaya devam ederler.

Dünyada yaptıkları güzel dostlukların hatırına belki de, önden giden, sonradan geleni bilinmedik bir şekilde, bilinmedik bir yerde hoş amedi ile karşılar. Yeni gelenle hasret giderilir, terk edilen yerde kalanlar sorulur. Gelmeyene hayırlar dilenir, “o çoktan gelmiş olmalıydı” denilene ise ah vah çekilir. Dost ötede bile dostunu bırakmayandır. 

Dost dediğin dostuna öyle düşkündür ki sınırları aşma pahasına mesela şöyle demekten kendini alamaz: ‘Cenabı Hak bana cennet nasip ederse, girmeden önce kapıdan bir bakacağım. Felanca abim, filanca kardeşim ve dostlarım oradalar mı? Eğer oradalarsa gireceğim, yoklarsa ‘Ya Rab onlar neredelerse beni de oraya koy’ diye yalvaracağım.” Dost budur işte, dostluk da dostu olmadan yaşayamamak, olamamak, olmamaktır.

Ve en muhteşem tablo: İkinin ikincisi, tutar elinden babasını getirir. “Ya Rasulallah Müslüman olacak babam” der. En Yüce Dost’tan başkasını dost edinmemiş o En Güzel İnsan’ın yüreği elvermez: “Neden buraya yordun ihtiyarı, biz gitseydik…” Kelime-i şahadet telkin edilir. O ara sevinçli ve vefalı oğul gözyaşı dökmeye başlar. Babası Müslüman olmuştur, acaba onun sevinç gözyaşları mıdır bu?

Sorulur: “Neden ağlıyorsun ey Ebubekir?” Cevap dostluğun boyutunu gösterecek cinsten muhteşem bir anıttır: “Şu an babamın yerinde senin amcanın olmasını ne kadar isterdim Ya Rasulallah…”  Dost, kendi sevincini dostunun sevincine feda edebilendir. 

Güzel kardeşim, hayatının baharında dostluğun kıymetini yeni idrak etmeye başladığın bir zamandasın. Dostlar bulacak, birilerine dost olacaksın. Senin dostluğun hakiki tadını tatmanı dilerim. Öyle dostlara ve dostluklara talip ol ki dostların sadece bu dünyada değil ötede ebedi kurtuluşun mekanında bile sensizliğe dayanamasınlar. Böyle dostluklara ancak alıp kalbini eline koyabileceğin kadar emin ve sadık insanlarla erebilirsin. 

Ama dikkat et! Ortalık kalbini leş tüccarlarına pazarlamak için dolaşan sahte dostlarla kaynıyor. Dostun seni, gençliğin, tenin ve enerjin için değil, kalbin, muhabbetin ve derdin için sevsin. Dostluklarının ortak paydası senin gibi ya da herkes gibi fanilerin er geç bitecek muhabbetleri değil En Yüce Dost’a erişmek, O’nun dostluğu ile ferahlamak ve üzüntüden kurtulmak olsun. Bitmeyen, tükenmeyen ve eskimeyen dostlukların iksiri ancak O’na doğru uzanan yol arkadaşlıklarında saklıdır. 

Unutma! Gerçek dostluk burada olmanın değil ötede, güzellik ve sonsuz mutlulukla beraber olmanın derdine düşenlerin yanındadır. Onları ara, bul; onlarla ol, onlara dost ol, onların dostu ol…

Mehmet Lütfi Arslan;Genç Dergisi

Hayatın anlamını kaybetmenin acısı, her acının üstündedir..

Her şeyin bir sonu var. Başlayan biter, vakti gelen gider. Devran böyle. Tutunacak bir dal arar insan. Sığınacak bir liman…
Ne ondan, ne de bundan… Medet yoktur başkasından. Devâ Ondan… İllâ Ondan, illâ Ondan… Yok medet başkasından.
Yanar yakınırsınız, döner durursunuz içinizde, kördüğüm olursunuz. Neler neler geçer aklınızdan, ama hiçbirini yapamazsınız. Kalakalırsınız öylece eliniz böğrünüzde.
Bir hamle daha… Son bir hamle daha yapmayı denersiniz… Mecâlsiz ruhunuz izin vermez. Anlarsınız ki bu iş, buraya kadardır. Buradan ötesi bir sır, bir umman… Anlarsınız… Kaderi anlarsınız. Anlamak ne kelime? Kaderi yaşarsınız…
***
“Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı; Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı.”
— Necip Fazıl Kısakürek
Beyazdan beyazı sıyırmak zordur… Zordur teslim olmak. Direnen nefse karşı bir bayrak açmak zordur. Bu durumda bile sırtınıza biner şeytan. Peşinizi bırakmaz. İşte tam bu anda olanlar olur. Karşınızdaki duvarlar yıkılır. Size rahat bir nefes alacak kadar bir yer açılır. Dünyanızı yeniden inşa etmek için, bir yeni fırsat daha sunulur. Direnirsiniz biraz naz ederek, biraz da utangaç tavırlarla… O kadar da haddinizi bilirsiniz. Kendinize bu kadar büyük bir fırsatı da lâyık görmezsiniz. Şimdi tercih, daha da zordur. Araftasınızdır. Kalmakla gitmek arasında…
***
Kararsızlık bir müddet çeker sizi yanına doğru. İçinizden bir ses: ‘Bir hamle daha’ der, ‘Hadi, bir hamle daha. Az kaldı, bir adım daha’ der.
O ses, içinizdeki spiker… Ve o ses, size yıllardır seslenen o ses hep haklıdır. Yanıltmaz sizi. Yanlışa günaha…
Pişmanlık duyacağınız ne varsa, ne varsa daha… Zararınıza olacak hiçbir şeye çağırmamıştır bu güne dek. Şimdi de ümide çağırıyor çoktandır sizi unuttuğunu sandığınız bu ses. Bu ses bir nefes olup girer hayatınıza. Ve zorlu olanı yaparsınız, zahmetli olanı seçersiniz. Benliğiniz ezilir ve rahmete erişirsiniz. Nefsinizin bir oyununun daha kurbanı olmaktan kurtulursunuz. Hayatta hâlimiz bu… Her gün, ama her gün böyleyizdir. Kim bilir, kaç yüz defa yaşadığımız hâllerden sadece bir hâldir bu…
Kararsızlık, kara bir bulut gibi kaplamışken her yeri, İlâhî bir rüzgâr eser, yoluna koyar her şeyi…
Yeter ki ümit et, yeter ki bekle… Yeter ki iste… Burası, duânın kapısı… Anahtarı elinde, sırrı dilinde.
***
“Yâ Muhavvile’l-havli ve’l-ahvâl
Havvil hâlenâ ilâ ahseni’l-hâl…”
“Ey hâlleri değiştiren Allah’ım, bizi en iyi hâle çevir!”
***
Hâller, hâller ve hâller…
Değişir gider bin bir hâller içinde ömürler…
Bu hâl içre taşırız ebedî hayatımızın gülünü,
Kara toprağın gecesine yaslanıp giren bir tohum gibi gireriz.
Görmek için güneşi ve günü…
***
Kara, kapkara hâllerin içine girmeden, gömülmeden
O sınavı vermeden, gök nazları nazenin güneş ile buluşamıyor insan.
Buluşsa da kıymetini bilemiyor. Öyleyse…
Mesele ne?
Olana razı olmak, kadere teslim olmak…
Zor mu? Kolay mı?
Cevabını, iç dünyanızın rengi belirleyecek.
Tercihler yumağıdır insan.
Yol ayrımındadır hep.
Ya onu, ya bu yolu seçmek durumundadır.
Ve seçtiği yolda da yürümek zorundadır.
Ufuk kapalı…
Kara bulutlar görünmez hâle getirmişse her yeri, bil ki kararan gecenin sabahı yakındır.
Bir duâ hâli değiştirir her şeyi.
Yeter ki inanın, inanın ki değiştirir.
Yeniden bir dünya yaratılır sizin için. O güne dek hiç görmediğiniz imkânlar, lütuflar sunulur.
“Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır.” (Sözler, 246)
***
Dağlar kadar yükler kalkar omuzunuzdan.
Bir yandan gözyaşlarınızı silersiniz, bir yandan da hayata tebessüm edersiniz.
Sırtınızdaki ağır yükleri bu kapının önüne indirirsiniz.
Şimdi geriye dönüp bakma zamanıdır yaşadıklarınıza.
İnceden inceye bir hesaba girişme zamanıdır.
Nerde, nerede, ne hata yaptım da, bu hâle düştüm, bu çıkmaz sokaklara saptım diye…
Ve bu badireden de kurtulup feraha erişinize sevinir, şükredersiniz Rabbinize.
Anlarsınız ki, böyle nice bîçareler var.
Her biri kurtulmak için medet bekliyorlar.
‘Nerede onlar?’ diye arar sorarsınız.
Çok geçmeden de bulursunuz, simalarına bakıp anlarsınız.
Aynı yolun yolcuları birbirini tanır.
Aynı derdi çekenler birbirine sarılır.
Aynı yolun yolcuları birbirini arar ve bulur.
Aynı yolun yolcuları birbirine tutunur.
Duâyla, muhabbetle, gözyaşıyla…
Bu yolun yolcularına sadelik yaraşır, hasbîlik yakışır.
Büyük iddialardan uzak…
Onlar için en büyük ideal ki, Allah’a kul olmak gayreti…
Onlara bu yakışır.
Düştüğü yerde kalmak değil, onlara oradan doğrulup kalkmak yakışır.
Birbirlerine destek olur, kuvvet verirler.
Hayatın anlamını kaybetmenin acısı, her acının üstündedir.
Ne evlâdını kaybedenin, ne eşini, ne aşını kaybedenin acısına benzemez bu acı. Hiçbir şeye benzemez…
Hayatın anlamını kaybetmenin acısı, her acının üstündedir.
Ona, o mânâya yeniden kavuşmanın hazzı ise hiçbir şeye benzemez, hiçbir şeye…
Kaderin böyle garip cilveleri vardır.
Önce elinden alır gibi yapar her şeyi;
Bakalım, nasıl davranacağız, ne yapacağız diye sınanırız.
Sonra bir büyük ideal için aleyhimize de olsa susarız, katlanırız.
Hâlimizi Yaradan’a açarız. Onunla paylaşırız derdimizi.
Elimizden alındığını sandığımız her şeyi misliyle yeniden elimizde buluruz.
Bütün bunlar bir oyun değildir; gerçekten yaşarız bunları.
Boşuna değildir ağlamalarımız, kaygılarımız, yakınmalarımız.
Susan kazanır. Hâlini Allah’a arz eden kazanır. Allah’a doğru kanat çırpanlar kazanır.
Ellerinde hiçbir şey olmasa da, sadece onlar kazanır.
“Herkesin her şeyi olabilir, ama bizim Allah’ımız var!” diyenler kazanır.
Küçük şeylere takılıp kalanlar, büyük şeylere lâyık olamazlar.
Allah için, hayatını bir başka hayat için feda etmeyenler kazanamazlar.
Hazreti Ömer (ra) hançerlendiği zaman Hazret-i Ali (ra) gibi diyenler kazanır:
“İsterdik ki kendi ömrümüzden vererek Hazret-i Ömer’in (ra) ömrünü uzatabilelim.” (Ebu Nuaym, Hilye, III, 199)
Kalem tükenir, söz tükenmez.
Bitmez söylenecek sözler.
Yazılacak daha neler vardır neler…
Son söz:
“Demek, duâ ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar.” (Sözler, 432)
Bu hâli kendine şiâr edinenler kazanır.
Rabbim onlardan eyleye…
 Selim Gündüzalp

Kalpten kalbe yol vardır

“Benim seni sevdiğime dair benden delil isteme! Zira kalpten kalbe yol vardır. Sen, kendi kalbine bak; eğer sen beni seviyorsan,ben de seni seviyorum demektir.”

Hassan bin Sabit r.a.

Nereye baksan hep o düşüş…

Yapraklar düşmede bilinmez nerden?

 Gök kubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki…
Yapraklar düşmede, gönülsüz!

Ve geceler ağır!

Dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan kaymada yalnızlığa…
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor!…
Nereye baksan hep o düşüş…
Ama “Bir” i var ki bu düşenleri tutuyor,

yumuşak ve sonsuz… 

 Rainer Maria Rilke

 

Yolculuk yanında dostla güzeldir..

Bir konaklık zaman dünya insana,
Dem o demdir ki dostlarla güzeldir..
Menzil uzak olmaz seven insana,
Yolculuk yanında dostla güzeldir..

Dostlarla gidilen dost yolunda,
çile de sefa da bir güzel olur..
Canlar bir oldukça canan uğrunda,
Canlar verilesi bir değer olur..

Muhsin yazıcıoğlu

Üzülme…

Üzülme...der Mevlana ve devam eder;

Bir yandan korku bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun,
Tek kanatla uçulmaz zaten.
Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil,
Kilimin tozunu almaktır.
Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır.
Niye kederlenirsin?
Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz.
Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır..

Gitmek, gövdeye değil, gönüledir..

Gitmek, gövdeye değil, gönüledir.
Gittiğiniz yerde gönülsüz bir gövde bulacaksanız,
varışınız da boşunadır.
O zaman, gittiğiniz yere ulaşamazsınız,
sadece varmış olursunuz.
Varmış olmak, vuslata ermiş olmak değildir.

Vuslat, gönüle varmaktır.
Sevgi dolu bir gönüle ulaşmaktır.
Vuslat gönül işi olduğu için,
varmak da gövdeyle olmaz, gönülle başarılır.

‘Dizimin dibindeki, Yemen’de;
Yemen’deki de dizimin dibindedir”
der Mevlânâ…’
Göremediğin gönülden ırak olursun.
Gönül görmek diye bir çaba var mı hayatımızda?
Giremediğin gönüle eremezsin.
Hiç olmazsa, yanı başınızdakilerin gönüllerinde misiniz?
Yanı başınızdakiler gönlünüzde mi?

Vehbi Vakkasoğlu

O’nunlasın her zaman…

 
Bütün internet bağlantılarından daha hızlı,
Tüm kısa mesajlardan daha doğrudan,
Tüm plastik kahramanlardan daha gerçek,
Tüm tv dizilerinden daha dostça.

O varken “yalnızlık” sadece bir kelimedir.

O’na yakın olduğun oranda yalnız değilsin,
O’ndan uzaklığın oranında yalnızsın.

Sana şefkat eden bir Rabbin var; sahipsiz değilsin.
O seni ve diğerlerini şefkatle terbiye ediyor.
Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor.

O seni sevdiği için var eyledi.
Seni severek var eyledi.
Senin varlığından hoşnut.
Senin varlığın O’na yük değil.

Büyük bir ateşten küçük bir çıra tutuşturulsa
ateşten ne eksilir?

Yaşaman O’na ağır gelmez.

Seni beslemek ve büyütmek O’na zor değildir.

Senden sadece verdiklerine teşekkür etmeni istiyor.

Hem böylece sana sonsuzca vereceğini de müjdeliyor.

Sen ona nankörlük etsen de, üzerinden kudret elini çekmiyor.

Sen onu unutsan da, sana küsmüyor.

Sadece hatırlamanı istiyor.

Bekliyor, sabırla bekliyor.

Senai Demirci

İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim..

İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.

Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.

Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.

Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.

Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.

Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…

- Bahattin KARAKOÇ -.

En güzel…

En güzel köprü
Gönüller arasında kurulandır
En güzel göz
Her seye sevgiyle bakandır
En güzel söz
Yalansiz olandır

En güzel ates
Benliğimizi ısıtanır

En güzel çiçek
Sevgiliye armağandir

En güzel ırmak
Dost bahçesine akandır

En güzel ağız
Gerçekleri konuşandır

En güzel yol
Hasret kavusturanıir

En güzel kol
Zalime karşı kalkandır

En güzel el
Bilgiye, kültüre uzanandır

En güzel kapı
Mutluluga açılandır

En güzel kalem
Dogruyu, iyiyi, güzeli yazandır…
La Edri